Hi, How Can We Help You?
Mayıs 24, 2024

Biorezonans Bağımlılık Güçlendirme

Biorezonans bağımlılık güçlendirme açısından oldukça önemlidir. Doğada yer alan her varlığın içinde elektromanyetik frekanslar vardır. Enerji olarak da adlandırılabilen bu frekanslar ayna teorisinden yola çıkılarak kötü olan enerjilerin iyi enerjiler ile yok edilebileceği düşünülmüştür. Yapılan araştırmalar ile biorezonans bağımlılık güçlendirme tedavisi geliştirilmiştir. Biorezonans kişinin vücudunda yer alan bozuk enerjiyi düzenler. Böylece kişinin vücudundaki yanlış enerji yok olur. Üstelik kişi sigara, alkol gibi bağımlılıklardan kurtulabilir.

Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi, kişinin bağımlılıklarından kurtulması için ayrıca ilaç kullanılmasına gerek kalmaz. Bu biorezonans tedavisi ile kişi bağımlılıklarından kurtulması mümkündür. Sigara ve alkol bağımlılığı başta olmak üzere aynı zamanda kişinin aşırı kilo almasına neden olan yeme bozukluklarının giderilmesinde de biorezonans tedavisi etkili olur. Bu tedavi konusunda eğitimli uzmanların yer aldığı merkezdeki terapiler ile bağımlılıklardan kısa sürede kurtulmak mümkün olur.

Biorezonans Nedir?

Her insanın içinde bulunan enerjinin bozulması halinde çeşitli hastalıklar ortaya çıkar. Ayrıca sigara ve alkol kullanılması da enerjinin bozulmasına neden olur. Kişide bu maddelere karşı bir bağımlılık oluşur. Çoğu zaman kişilerin bu bağımlılıklardan tek başlarına kurtulmaları mümkün olmaz. Bu nedenle uzman desteği ve ilaç kullanımı gerekir. Biorezonans nedir incelediğimiz zaman ise ilaç kullanmadan bağımlılıklardan kurtulmayı sağlayan bir tedavi olduğunu görmemiz mümkündür.

Kişinin içinde bulunan enerjinin tekrar dengeye kavuşması, bozuk enerjinin yerine dengeli ve olumlu enerjinin yüklenmesi olarak biorezonansı tanımlayabiliriz. Bu tedavi ile sigara ve alkol bağımlılığından kurtulan kişilerin sayısı da hızla artmaya devam etmektedir. Sigara ve alkol bağımlılıkları için farklı tedavi yöntemleri de vardır. Biorezonansı diğer tedavilerden farklı kılan ise bağımlılığın tekrar başlama oranının diğerlerine göre oldukça düşük olmasıdır.

Biorezonans ile Bağımlılık Güçlendirme Kimlere Uygulanır?

Biorezonans ile bağımlılık güçlendirme kimlere uygulanır incelendiğinde bu anlamda desteğe ihtiyacı olan her yaştan insana güvenle uygulanabildiği görülür. Sigara ve alkol kullanmayı bırakmak isteyen kişiler içini uygun bir tedavi yöntemidir. Aynı zamanda bağışıklık sistemi zayıf olduğu için sık rahatsızlanan ve enfeksiyon geçiren kişilere de uzmanlar biorezonans tedavisini tavsiye etmektedir. Bunun yanı sıra sigara ve alkol bağımlılığı olan kişilerin de terapilerle bu maddelere olan ihtiyacından kurtulması mümkündür. İlk terapi sonrasında kişi artık yoksunluk hissi duymaz.

Biorezonans bağımlılık güçlendirme tedavisi ile kişi aynı zamanda vücudunda bir detoks etkisi hisseder. Sigara ve alkolün vücuda yüklediği toksinler uzaklaştırmak mümkündür. Böylece yoksunluk hissedilmediği gibi ayrıca vücut temizlenmeye ve kendi kendini yenilemeye başlar. Hangi yaşta olursa olsun bağımlılık problemleri olan kişiler için biorezonans tedavisi planlanabilir. Ayrıca bu tedaviler ile kişinin bağışıklığı güçlenir ve enfeksiyonlara karşı dayanıklılığı artar.

Biorezonans ile Bağımlılık Güçlendirme Faydaları Neler?

Sigara ve alkol gibi bağımlılıklar insan vücudunda pek çok olumsuz etkiye neden olur. Bu olumsuz etkilerden kurtulmak içinse uzun yıllar boyunca beklemeniz gerekebilir. Oysa biorezonans tedavisi ile vücutta oluşan hasar ve zararlar hızla yine vücudun kendisi tarafından iyileştirilmeye başlanır. Biorezonans ile bağımlılık güçlendirme faydaları arasında şunlar yer alır:

  • Acı ve ağrı hissetmeden bağımlılıklardan kurtulabilirsiniz.
  • İlaç kullanılmadan ve cerrahi müdahale olmadan bağımlılık biter.
  • Biorezonans detoks etkisi gösterir ve vücutta yer alan toksinleri atar.
  • Bağımlılıklara tekrar başlama isteği ortaya çıkmaz.
  • İlaç kullanmanıza gerek olmadığından farklı tedavi programları ile birlikte uzmanlar sizin için uygular.
  • Kişinin bağışıklık sistemi güçlü hale gelir ve enfeksiyon geçirme riski azalır.
  • Fiziksel ve ruhsal açıdan kişi kendini iyi hissetmeye başlar.

Biorezonans Nasıl Uygulanır?

İnsanların yaşadıkları rahatsızlıkların vücutlarında yer alan enerjide oluşan dengesizlikler ve bozulmalardan kaynaklı olduğu düşünebilirsiniz. Bu bozulmalar aynı zamanda bağımlılıkların da ortaya çıkmasına neden olur. Bağışıklık sistemi zayıflar ve vücut çok sayıda hastalığa karşı savunmasız bir hale gelir. Tüm bunların önlenmesini amaçlayan biorezonans tedavisi özel terapiler ile uygulanır. Uzmanlar özel elektrotları kişinin cildine yerleştirir ve bozuk enerji toplanır. Enerji düzenleme sonrasında kişinin vücuduna geri yüklenir. Yan etkisi olmayan bu tedavi sonrasında kişi normal hayatına rahatça devam edebilmektedir.

Enerjinin olumluya dönmesi ile kişinin vücudu kendi kendini yenilemeye ve iyileşmeye başlar. Bağımlılık güçlendirme ihtiyacı ve kişinin uygulanan tedaviye cevap verme durumu terapilerin sayısını belirler. Biorezonans ücretleri ve nasıl uygulandığı gibi konularda detaylı bilgiyi uzmanların olduğu merkezle iletişime geçerek alabilirsiniz. Güçlü bağışıklık sistemi ve sağlıklı bir yaşam için biorezonans tedavisinden yararlanabilirsiniz.

Nisan 3, 2024

İlişkilerde Ten Uyumu:

Gizli Bir Köprü İlişkiler, duygusal bağların yanı sıra fiziksel bir uyum ve çekim gerektirir. Bu fiziksel uyumun temel taşlarından biri de “ten uyumu” olarak bilinir.

Peki, ten uyumu nedir ve ilişkilerdeki önemi nedir? Ten uyumsuzluğu söz konusu olduğunda ne gibi adımlar atılabilir? Ten Uyumu Nedir?

Ten uyumu, iki insan arasındaki fiziksel çekim ve dokunma duygusunun karşılıklı olarak hoş ve tatmin edici olması durumudur. Bu, sadece cinsel çekimle sınırlı değildir; birbirine dokunmanın, sarılmanın ya da öpüşmenin verdiği duygusal ve fiziksel tatmin duygusunu da içerir. Ten uyumu, ilişkideki bireylerin birbirlerine dokunduklarında hissettikleri rahatlık ve memnuniyet seviyesiyle doğrudan ilişkilidir.

Ten Uyumsuzluğu ve Çözümleri Ten uyumsuzluğu, ilişkideki fiziksel çekimin azalması veya partnerler arasındaki dokunma duygusunun tatmin edici olmaması durumudur. Bu durum, ilişki içerisinde stres ve tatminsizliğe yol açabilir.

Ten uyumsuzluğunu gidermek için şu adımlar atılabilir:

  1. **İletişim**: Partnerinizle açık bir şekilde konuşmak, duygularınızı ve ihtiyaçlarınızı paylaşmak önemlidir. Böylece, fiziksel ihtiyaçlar ve beklentiler hakkında karşılıklı anlayış sağlanabilir.
  2. **Deneme ve Keşfetme**: Farklı yakınlaşma yöntemleri deneyerek, hangi dokunuşların ve fiziksel yakınlaşmaların her iki taraf için de hoş olduğunu keşfedin.
  3. **Profesyonel Yardım**: Cinsel terapistler veya ilişki danışmanları, ten uyumsuzluğu konusunda çiftlere rehberlik edebilir ve uygun çözüm yolları sunabilir. Ten Uyumu ve İlişkilerdeki Önemi Ten uyumu, ilişkilerde güven ve yakınlığın temel taşlarından biridir. Fiziksel bağ, duygusal bağlantıyı güçlendirir ve çiftler arasındaki samimiyeti artırır. Ayrıca, sağlıklı bir cinsel yaşam için de ten uyumu büyük önem taşır. Çiftler arasında güçlü bir ten uyumu, ilişkinin genel mutluluğuna ve tatminine katkıda bulunur. Ten uyumu, ilişkilerin karmaşık yapısında çoğu zaman göz ardı edilen ancak önemli bir unsurdur. Bu fiziksel ve duygusal bağlantı, çiftlerin birbirlerine daha yakın hissetmelerini sağlar ve ilişkinin dayanıklılığını artırır. Dolayısıyla, ten uyumu ve uyumsuzluğu üzerine düşünmek, ilişkilerin sağlıklı ve mutlu bir şekilde ilerlemesi için önemlidir.
Şubat 29, 2024

 

 

Seçimler, demokrasinin temel taşlarından biridir ve bu süreçte bireylerin davranışları, toplumun sağlığı ve demokratik değerler açısından büyük önem taşır. Seçim psikolojisi, insanların karar verme süreçlerini anlamak ve bu süreci etkileyen faktörleri incelemek için önemli bir araştırma alanıdır.

 

İnsanlar, seçim yaparken genellikle duygusal ve mantıksal düşünceler arasında bir denge kurarlar. Bir ürün satın alırken veya bir adaya oy verirken, hem ürünün veya adayın mantıklı özelliklerini değerlendirirken hem de duygusal olarak nasıl hissettiklerini dikkate alınır. Bu süreçte, beynin çeşitli bölgeleri etkileşim halindedir; prefrontal korteks mantıksal düşünceleri düzenlerken, amigdala duygusal tepkileri kontrol eder.

 

Ancak, seçim süreci sadece bireysel değil, aynı zamanda sosyal etkileşimlerle de şekillenir. Çevremizdeki insanların görüşleri, toplumsal normlar ve beklentiler, kararlarımızı etkiler. Bu nedenle, seçimlerde sosyal etkileşimleri ve toplumsal dinamikleri göz ardı etmemek önemli.

 

Önyargılar da seçim sürecinde etkili olur. Bilinçaltımızdaki ön yargılar, kararlarımızı farkında olmadan etkiler. Bu nedenle, önyargılarımızı fark etmek ve ele almak, daha bilinçli kararlar almamıza yardımcı olur.

 

Seçim dönemlerinde, bireylerin demokratik sorumluluklarına uygun davranmaları önemlidir. Bilgi edinme, katılım, saygı ve hoşgörü, doğru bilgi paylaşımı, aktif tartışma ve seçim sonuçlarına saygı gösterme, sağlıklı bir seçim sürecinin ve demokratik değerlerin korunmasına yardımcı olur.

 

Seçimler, toplumun geleceğini belirleyen önemli bir süreçtir. Seçim dönemlerinde bilinçli ve sorumlu davranarak demokrasinin güçlenmesine katkıda bulunmak hepimizin vatani sorumluluğu sayılır.

YAZAR :

Caner TANRIVERDİ

Kasım 28, 2023

Ergenlik Dönemi Depresyonu

Ergenlik dönemi, ergenlerde depresyon çocukluktan yetişkinliğe geçilen bir basamak gibidir. Ergen ne çocuktur ne de yetişkin. Bu nedenle kimlik çatışmalarının yaşandığı, sancılı bir ara dönemdir. Hem fiziksel, hem duygusal, hem de sosyal geçişler deneyimlenir.

Depresyon ergenler de , çocuklardan farklı olarak;

  • Ergenlerde depresyonda suçluluk duygusu görülür
  • Ümitsizlik ve mutsuzluk
  • Hayattan zevk almama
  • Zihinsel ve bedensel durgunluk
  • Yoğun uyku hissi
  • İç sıkıntısı ve huzursuzluk
  • Dikkat toplamada güçlük çekme
  • İnsanlara sığınma veya onlardan kaçış
  • Okul başarısında düşme
  • İştahsızlık
  • Ümitsizlik
  • İntihar düşünceleri
  • Zararlı alışkanlıklara yönelim (sigara, alkol, madde)
  • Kavgacı tavırlar, saldırganlık
  • Sosyal ilişkilerde azalma ve sorunlar görülebilir,

 

 

Ergenlerde Anksiyete Bozuklukları

Ergenlerde kaygı, batan sinir uçları, gergin veya rahatsız edici hisler, hatta mide de kelebeklerin uçuşması olarak tanımlanmıştır. Tehlikeli veya stresli durumlarla karşılaştığında herkes endişeli hisseder. Kaygı zor durumlara karşı normal bir tepkidir. Fakat ergenlerde bu görüş daha farklı ele alınmalıdır. Özellikle ergenlerde kaygıya sebep olan en büyük faktörler, büyük bir sınava hazırlanmak, evde bulunan ebeveynlerden birinin sağlık problemi veya yaşanan şiddet olayına tanık olma gibi benzeri genel stres kaynaklarının üstesinden gelememektir.

 

  • Açıklanamayan patlamalar, konsantrasyon bozukluğu, sürekli olarak sinirli ve gergin hissetme
  • Ders dışı etkinliklerden kaçınma, akran grubundan kendini izole etme ve yalnız başına zaman geçirme
  • Migren, sindirim problemleri, aşırı yorgunluk
  • Yeme alışkanlıklarındaki değişiklikler
  • Uyku problemleri
  • Okuldan kaçınma, notlarında düşüş, cevapsız bırakılan ödevler, ödevleri erteleme gibi değişiklikler gözlemleyebilirsiniz

 

Gençlerde Yaygın Olarak Görülen Anksiyete Türleri

Genelleştirilmiş anksiyete bozukluğu: Konsantre olmada güçlük, kolayca yorulma, sinirli ya da huzursuz hissetme, uyku sorunları yaşama ve daha fazlasıyla kendini gösterir. Genelleştirilmiş anksiyete bozukluğu, bir gencin günlük yaşamını etkileyen tutarlı, uzun süreli kaygı duygularını içerir.

Sosyal anksiyete bozukluğu: Kolayca utanmak, kızarmak, başkalarıyla konuşmakta, göz teması kurmakta ya da iletişim kurmakta zorlanmak ile kendini gösterir.

Panik bozukluğu: Belirtiler, tekrarlayan, beklenmedik aşırı korku duyguları, hızlı kalp atışı, baş dönmesi, titreme, nefes darlığını içerebilir. Bunlar, ortamlarındaki belirli bir tetikleyiciden ya da beklenmedik şekilde ortaya çıkabilir.

Spesifik fobiler: Gerçekten tehlikeli olmayan belirli şeyler ya da durumlar hakkında yoğun korkuları içerir; köpekler, yükseklikler, uçmak gibi… Gençlerin ölüm, derin su ve diğer birçok şeye karşı fobileri olabilir.

Obsesif-kompulsif bozukluk (OKB):  Kaygının bir kısmını hafifletmek için kontrol edilemeyen obsesif düşüncelere ya da zorlayıcı davranışları tamamlama dürtüsüne sahip olmak.

 

 

Ergenlerde Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

İlk belirtilerini çocukluk döneminde gösteren, kişinin davranışlarını, duygularını ve dikkatini düzenlemeyle ilgili sorunlar ve zorlukların olmasıdır. İlk belirtiler çocuklukta ortaya çıkar. Genelde fark edilmeyen sorunlar ise ilkokul döneminde ortaya çıkar. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu, sadece çocukluğa özgü bir bozukluk gibi düşünülse de ergenlikte sorunların çözüldüğüne inanılmıştır. Ama araştırmalar daha sonra bunun böyle olmadığını, problemin çocuklukta ve daha ilerleyen dönemde büyük oranda devam ettiğini, ancak şekil değiştirdiğini ortaya koymuştur.

 

Ergenlerde dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğunun belirtileri şöyledir;

Daha yoğun kimlik bocalamaları; ani tepki göstermeleri, düşünmeden karar alıp uygulamaya çalışma, kolay öfkelenmeleri, uzun süre dikkatlerini toplayamamaları, anne baba ve öğretmenlerin tepkilerinde artış, benlik saygısında düşüş, geleceğe yönelik umutlarda zedelenme. Bu dönemde depresyon ve kaygı bozuklukları ortaya çıkabilir ve bu durum dikkat ve davranış sorunlarını artırabilir.

 

 

Ergenlerde Obsesif Kompulsif Bozukluklar

OKB, genellikle ergenlik çağında veya genç yetişkinlik döneminde başlamakla birlikte her 200 çocuk ve ergenden birinde görülmektedir. Fark edilmesi zor olduğu için veya çocuklar bu sorunu daha çok ebeveynlerin dikkatini çekmeyecek şekilde içsel takıntılar şeklinde yaşıyor olduklarından, çocuklarda ve ergenlerde OKB’nin aslında daha yüksek oranlarda olduğunu söyleyebiliriz.

 

Obsesif kompulsif bozukluğun 4 çeşit semptom örüntüsü vardır:
  1. En sık görülenibulaşma obsesyonudur. Bunu yıkama, yıkanma, temizleme ya da bulaşık olduğu düşünülen nesneden kompulsif kaçınmaizler.).
  2. En sık gözlenen ikincisi kuşku obsesyonudur. Bunu kontrol etme kompulsiyonuizler.
  3. En sık görülen üçüncü örüntü; birkompulsiyon olmaksızın, zihne yerleşen obsesyonel düşüncelerin taşınmasıdır. Bu obsesyonlar genellikle cinsel ya da saldırgan bir eylemle ilişkili yineleyici düşüncelerdir ve hasta bu düşüncelerinden ötürü kendi kendini kınamaktadır.
  4. En sık görülen dördüncü örüntü, simetri obsesyonudur. Bunu yavaşlama kompulsiyonu izler. Bu hastaların bir yemek yemeleri, traş olmaları saatler alır

 

Daha büyük yaştaki çocuklar veya ergenler mikrop, AIDS ve yemeklerden hastalık kapacaklarına inanabilirler. Bu tip çocuklar bu kaygılarıyla baş etmek için kendilerince rahatlatıcı ritüeller ve ayinler (sürekli tekrar edilen davranışlar, sürekli el yıkama, sayı sayma, dua okuma gibi) düzenleyebilirler. Bu tekrar eden davranışlar sonucunda başlarına gelecek kötü şeyleri kovduklarına inanırlar.

Çocuk ve ergenler genellikle sahip oldukları takıntılardan ötürü utanç duygusu içindedirler. Birçoğu insanların onlar hakkında deli diye düşünecekleri korkusuyla düşüncelerini ve davranışlarını göstermekten kaçınmaya çalışırlar.

 

 

Ergenlik Döneminde Sınav Kaygısı

Sınav kaygısı; öncesinde öğrenilen bilginin sınav sırasında etkili bir biçimde kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun kaygı olarak tanımlanır.

Gerçekçi olmayan düşünce biçimlerine sahip olmak kaygının oluşmasında en önemli süreçlerdir. Bunaltıya eğilimli kişilik yapısı (mükemmeliyetçi, rekabetçi) olanlarda daha sık görülür. Sosyal çevrenin beklentileri ve  aile baskısı da önemli bir etkendir.

 

Sınav kaygısının belirtileri;


Huzursuzluk, endişe, tedirginlik, sıkıntı, başarısızlık korkusu, çalışmaya isteksizlik, mide bulantısı, taşikardi, titreme, ağız kuruluğu, iç sıkıntısı, terleme, uyku düzeninde bozukluklar, karın ağrıları vs. bedensel yakınmalar, dikkat ve konsantrasyonda bozulma, kendine güvende azalma, yetersiz ve değersiz görme sık görülen belirtilerdir.

 

Düşünce ve inançları sorgulamak, Nefes alma egzersizleri, Gevşeme egzersizleri, Kaygıyı bastırmaya değil, onu kabul etmeye ve tanımaya çalışmak, Düşünceleri durdurma tekniği, Dikkatini başka noktalara odaklama tekniği kullanılabilecek başa çıkma yollarıdır.

 

Ayrıca ergenlerde oluşan “Hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için sınavı kazanmaktan başka yol yoktur, Mutlaka kazanmalıyım, yetersizim, hiçbir şey yapamayacağım” gibi düşüncelerinin değişmesi amaçlanan başlıca inançlardır.

 

 

Ergenlerde Davranım Problemleri

Zaman içinde giderek ilerleyen, genellikle saldırganlık ve başkalarının haklarının ihlal edilmesi ile karakterize davranış kalıpları davranım bozukluğu olarak isimlendirilir. Yıkıcı davranışlar sergileyen çocuk ve ergenlerin ileride erişkin antisosyal kişilik bozukluğu geliştirmeleri yüksek olasılıktır.

Genetik özellikler, mizaç, öğrenme ve psikolojik durum yıkıcı davranışların kalıcı olmasında rol oynarlar. Aşırı derecede sert ve cezalandırıcı ebeveyn yanında büyümek, çocukluk çağında fiziksel veya cinsel istismara uğramak, ailenin çocuğu ihmali ya da duygusal istismarı ergenlerde davranım bozukluğunu tetiklemektedir. Son yıllarda televizyon, video ve bilgisayar oyunlardaki şiddetin de önemli bir etken olabileceğine işaret edilmektedir. Zayıf anne baba denetimi de davranım bozukluğunda bir risk faktörüdür.

 

Davranım bozukluğunda dört kategori vardır.

1)Fiziksel saldırganlık veya insanlara zarar verme tehdidinde bulunma.

2)Kendisinin ya da başkasının malına zarar verme.

3)Hırsızlık ya da dolandırıcılık.

4)Yaşına göre uyması gereken kuralları çiğneme.

 

Aşağıdaki davranışlardan en az 3’ ü çocuğunuzda bulunuyorsa davranım bozukluğu düşünülür. Bu durumda mutlaka bir uzmandan yardım almalısınız.

  • Sıklıkla zorbalık edip, başkalarını korkutuyorsa.
  • Akranlarıyla sık kavga ediyorsa.
  • Sopa, taş, çakı, cam parçası gibi başkalarına zarar verebilecek araç ve gereçleri kavga sırasında kullanıyorsa.
  • İnsanlara ve hayvanlara acımasız davranıyor, onların canını yakmaktan zevk alıyorsa.
  • Kuralları sık sık bozarak kendine ve çevreye zarar verecek ihlallerde bulunuyorsa.
  • Sık sık okuldan kaçıyorsa.
  • Kendine çıkar amacı güden yalan alışkanlığı varsa.
  • Yaş dönemine uygun olmayan cinsel aktivitelere girip, özellikle başka birini cinsel etkinlikte bulunmaya zorlamışsa.
  • Başkalarının malına ve mülküne isteyerek zarar veriyorsa.
  • Başkaları görmeden değerli eşyaları çalıyorsa.
  • Kapkaç, tehdit gibi eylemlerle zorla hırsızlıkta bulunuyorsa.
  • Ailesi izin vermemesine rağmen 13 yaşından önce geceyi dışarıda geçiriyorsa.
  • En az iki gece evden kaçmış ya da bir kez uzun süre geri dönmemişse.

 

 

Ergenlerde Madde Kullanımı ve Bağımlılığı

Ergenler, kimlik kazanma, yenilik arama, farklı yaşantıları deneme konusundaki merakları, beklide kendileri keşfetme ve yaşam arzuları nedeniyle, madde kullanmaya başlama açısından önemli bir risk grubunu oluşturur. Çeşitli maddelere başlama yaşının genellikle gençlik yılları içinde yer alması, bu sorunun aynı zamanda bir gençlik çağı sorunu olarak ele alınmasını gerektirmektedir. Birçok ülkede gençler arasında sigara, alkol ve diğer maddelerin kullanımı, kazalar, intihar, şiddet, istenmeyen gebelikler, cinsel yolla bulaşan hastalık riskini artırmaktadır.  Bu nedenle özellikle ergenlerde madde kullanımı ve bağımlılığı üzerinde durulmalıdır.

 

Ergenin madde kullanımına başlamasında arkadaş grubunun etkisi büyüktür. Arkadaşlarının madde kullanması, arkadaş grubu içinde statü kazanma, arkadaş grubunun madde kullanımı ile ilgili tutum ve algıları bu konuda belirleyici rol oynamaktadır.

Ebeveynlerin ergen üzerindeki rol modeli de madde kullanımında önemli diğer bir faktördür. Tutarlı sınırların olmadığı, aile üyelerinin sağlıklı bir iletişimde bulunmadığı, aile içi şiddet ve istismarın bulunduğu, ebeveynlerin de alkol ve madde kullandığı bir ailede yetişen ergenin madde kullanım riski çok yüksektir.

Çocukluk döneminde şiddet içerikli davranışlar sergileyen, öfkeli, sinirli, aşırı utangaç, isyankâr kişilik özellikleri gösteren, okulda başarısız olan, derslerinde zorlanan, öğretmenleri ve okulla diyalogu zayıf olan çocukların da madde kullanımına açık oldukları yapılan araştırmalarda gösterilmiştir.

 

Ergenlikte madde kullanım spektrumu 4 evreden oluşan bir süreklilik gösterir. 

İlk evre : ergenin kimyasal bir madde kullandığı zaman duygu durumda değişiklikler olduğunu keşfetmesidir. Bu evre maddeleri deneme ve araştırma evresidir. Bu deneme birçok ergen için ikinci evreye yol açar.

İkinci evre: ergenin özellikle sosyal ortamlarda, madde kullanımı ile duygu durumundaki değişiklikleri sağlamaya devam etme evresidir. Ergenin bu davranışı kendi gibi duygu durumunda dalgalanmalar oluşmasını isteyen akranları ile birlikte ortaya çıkar. Bu evre sosyal içicilik olarak tanımlanabilir.

  1. evre ergende madde kötüye kullanımı geliştiği anlamına gelmektedir. Bundan sonra bağımlılık gelişme olasılığı artmaktadır. Bu evredeki herhangi bir madde kullanımı kendi kendine tedavi olarak kabul edilebilir. Anksiyete ve gerilimden kurtulmak veya yalnızca eğlenmek amacı ile madde kullanılır.

4.evre gencin yaşamını devam ettirebilmesi için bir kimyasal maddeye bağımlı olduğu evredir. Ergen bu evrede maddelerle oluşan duygu durum dalgalanmaları şeklindeki yaşantının tekrarlanması için duyduğu kuvvetli bir istekle madde kullanır.

 

 

Ergenlikte Aile İçi İletişim

Ergenlik dönemi pek çok değişimin aynı anda yaşandığı gelişim ve büyüme sürecidir. Çocuk açısından hem baş edilmesi gereken gelişim görevlerini ve deneyimle zenginleştiği bir süreci ifade eder. Ergenlik döneminde yaşanan değişimler sadece çocuk açısından değil anne baba açısından da uyum gerektirir.

 

Ebeveynin ergenin hangi ihtiyaç basamağında olduğunu fark ederek onun ihtiyacını karşılamaya yönelik tutum ve davranışları ile çocuğa güven verdiği, dinleme-anlama-anlatabilme döngüsü üzerinden karşılıklı olarak birbirleriyle diyalog kurabildiği ve birbirlerine beden dillerini doğru kullanabildikleri bir etkileşim sürecidir.

 

Ergenlik döneminde ailelerin birçoğu “Çocuğumuz bizimle hiçbir şeyi paylaşmıyor, gizliyor.”; çocukların çoğu da “Aileme anlattığım zaman beni dinlemiyorlar, ne söylesem hemen tepki veriyor, beni anlamıyorlar ben de hiçbir şeyi anlatmıyorum.” cümlelerini kurmaya başlayabiliyor. Bir ergenle iletişim kurarken, onun gerçekliklerini dikkate almak son derece önemlidir. Çocuğun davranışları sorun olarak kodlandığında, daha kaygılı ve telaşlı tepkiler verme eğilimimiz artar; oysa ihtiyacın ne olduğunu fark edip davranışı doğru okuyabilirsek daha sakin ve kontrollü tepkiler verebiliriz. Kontrolünü ve kararlılığını kolay kaybeden insanların en doğal ilişkilerinde bile krizler çıkma olasılığı daha yüksektir.

 

 

Ergenlerde Travma ve Yas

Ergenler, hayatlarında olumsuz değişikliklere neden olan olaylardan değişik derecelerde etkilenmektedirler. Aynı olaydan bazılarının daha çok, bazılarının daha az etkilenmesi birçok nedene bağlıdır. Bu nedenler arasında yaş, olaya uzaklık, kişilik yapısı, destek sistemleri gibi etmenlerin yanında, gencin olaya yönelik algı ve yorumları da çok önemlidir.

 

Ergenlikte  travmaya bağlı çok çeşitli davranışlar gözlenebilir.

Bunlar arasında; uyku bozuklukları, kabuslar, uykuda ya da günlük hayatında geriye dönüşler (altına kaçırma gibi), kıpır kıpır, huzursuz olma, uykulu, donuk olma, yalnız kalma isteği, her fırsatta ağlama, tanıdığı nesnelere aşırı bağlanma, değişiklikle baş etmede zorlanma, anne-babayla olan ilişkilerde farklılık, kardeşlerle olan ilişkilerin daha olumsuz olması, kavgaların artması, travmatik olayla ilgili takıntılı düşünceler geliştirme, olayın tekrarlanacağı endişesi, başkalarının gereksinimlerini aşırı derecede önemseme, okul başarısında düşüş, dikkatte azalma, doyumsuz olma, küçük olaylara aşırı tepkiler verme vb.

 

Ergenlikte Yas Tepkileri

Çocukken yası tutulmamış her kayıp ergenlikle birlikte yoğun öfke ve suçluluk duygularına neden olurken bir yandan da fizyolojik ve biyolojik değişimlerin etkisiyle ergen kendisini çok savunmasız ve çaresiz hissedebilir. Ergenler, sevdikleri bir yakınlarını ya da tanıdıklarını kaybettiklerinde çoğu zaman dışarıdan etkilenmiyor gibi görünse de içlerinde büyük bir karmaşa yaşar.

 

 

 

Ergenlikte genellikle gözlenen yas aşamaları şunlardır:

Reddetmek: Ergen, kaybettiği yakınını bir daha göremeyeceğini aklına getirmek istemez; kabullenemez. Kaybettiği kişiyle alakalı hayaller kurabilir, tekrar geri geleceğini umut edebilir.

Öfke: Kişi, yaşadığı olayın geriye dönüşü olmadığını ve hayatının farklı bir şekilde yapılanmaya başladığını fark ettikten sonra hem duruma hem de kaybettiği kişiye karşı öfke duymaya başlar.

Hüzün: Kişi, kaybı için büyük bir üzüntü duymaya başlar. Bu üzüntü hem kaybettiği kişi için hem de kendinde yaşadığı eksiklik içindir.

Alışma ve ileriye yönelme: Genç-çocuk, kaybını artık içine sindirmiş ve hayatını o kişi olmadan yapılandırmaya başlamıştır. Düşünceleri daha çok geleceğe yöneliktir.

 

 

Ergenlerde İntihar

İntihar, insanın öz benliğine yönelmiş bir saldırganlık ve yok etme eylemi olup, bireyin yaşamına istemli olarak son vermesidir. İntihar girişimi olan ergenlerin %90’ı bir psikiyatrik tanı almaktadır. Bu tanılar sıklıkla duygu durum ve/veya alkol veya madde kullanımıdır.

 

Yapılan çalışmalar, intihar olgularının çoğunda depresyon, alkol bağımlılığı ve şizofreni gibi bir psikiyatrik bozukluğun olduğunu göstermektedir. İntihar girişiminde bulunan olguların çoğunda birinci derece akrabalarında afektif bozukluk, alkol bağımlılığı, antisosyal kişilik bozukluğu gibi psikiyatrik tanıların olduğunu belirten çalışmalar bulunmaktadır.

İntiharda risk faktörleri araştırıldığında yalnız yaşama, boşanmış olma, sosyal desteğin düşük olması gibi faktörler saptanmıştır.

 

İntihar riskinin yüksek olabileceğini gösteren durumlar şöyledir:

  • Depresyonda olan bir hastada ağır bunaltı, umutsuzluk, çaresizlik, suçluluk duygularının olması,
  • Daha önce başarısız olan intihar girişimlerinin olması,
  • Hastanın ölmek isteğini belirtmesi,
  • Alkol bağımlılarında iş yitimi, aileden ayrılma ve yalnızlık durumları,
  • Şizofreniklerde intihar riskini belirleyen etkenler açık değildir.
  • Postpsikotik depresyon riski yükseltebilir.

Caner TANRIVERDİ

Kasım 28, 2023
Kasım 28, 2023

 

PANİK BOZUKLUĞU

Nedensiz yere aniden ortaya çıkan dehşet, korku, panik ve telaş hisleri ile nöbet şeklinde yoğun bir sıkıntıya neden olan psikiyatrik hastalıktır. Panik Bozukluk; beklenmedik panik atakların yaşanması ve panik atakların tekrar etme endişesi ile seyreden, atakların sonuçlarına ilişkin kötü yorumların bulunduğu bir hastalık şeklinde tanımlanmaktadır. Panik Atak; aniden başlayan ve hızla şiddetlenen, çoğu zaman şiddetli bir tehlike hissi veya sonunun geldiği düşüncesinin eşlik ettiği belli bir başlangıcı ve sonu olan yoğun bir korku veya sıkıntı nöbetidir. Belirtiler genelde 10 dakika gibi bir sürede yoğunlaşarak doruk noktasına ulaşır, sonra da yavaş yavaş düşer. Atakların süresi, şiddeti, sıklığı kişiden kişiye göre de değişmektedir. Belirtileri genellikle göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, kalp çarpıntısı, terleme, nefes darlığı, boğulur gibi olma, nefesin kesilmesi, uyuşma/karıncalanma, ateş basması, karın ağrısı, bulantı, kendini ya da çevresindekileri değişmiş ya da tuhaf hissetme, kontrolü yitirme/delirme korkusu, ölüm korkusu şeklinde görülebilir.

 

AGORAFOBİ NEDİR?

Hastaların çoğu, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar. Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, taşıt araçlarına, asansöre binemez, dar sokak ya da köprülerden geçemez, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere ya hiç giremez olurlar ya da ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık  duyarak  bu tür yerlere gidebilirler. Hastaların, yalnız başlarına Panik Atağı geleceğini zannettikleri yerlere gidememe, o tür yerlerde kalamama durumlarına Agorafobi adı verilir.

 

Panik Bozuklukta etkililiği kanıtlanmış iki tedavi yöntemi, İlaç Tedavisi ve Bilişsel Davranışçı Terapi yöntemidir. Ancak ilaç tedavisi panik atağın belirtilerini yatıştırıp rahatlama sağlasa da kişinin atak geçirme korkusudur. vücudundan gelen duyumları abartma eğilimi devam ederse ilaç tedavisi sonlandığında hastalığın tekrar etme riski vardır.

BDT ile öncelikle panik atakların nasıl ortaya çıktığı ve nasıl yaşandığı ile ilgili detaylı bilgi alınır. Sonra danışana panik atağın döngüsü açıklanarak öğretilir. Ardından nefes ve gevşeme egzersizleri ile kaygı yönetme stratejileri öğretilir. Son olarak beden duyumlarının daha sağlıklı biçimde yorumlanması için düşünce değişikliği çalışmaları yapılır. Panik atakların tekrarına ilişkin yaşanan kaygının ve güvenlik arama davranışlarının hastalığın sürmesine sebep olduğu danışana fark edilir.

Geçirme kaygısından ve kaçınmalarından kurtulmak ve kaygıyı daha işlevsel biçimde ele alarak yönetebilmek mümkün hale gelir. Bu sayede atakların sayısı ve şiddeti gittikçe azalır ve kaybolur.

Kasım 27, 2023
Kasım 27, 2023

OBSESİF-KOMPULSİF BOZUKLUK (OKB)

OKB, takıntılı düşüncelerle ve bu düşüncelerin neden olduğu zorlantılı davranışlarla  tanımlanan ruhsal bir hastalıktır. Günlük yaşam işlevselliğini kısıtlayabilen okb, iş ve sosyal yaşamda önemli problemlere yol açabilir ve yaşam kalitesini düşürür.

Obsesyonlar, bireyin zihninden uzaklaştıramadığı düşünce, fikir ve dürtülerdir. Kişinin isteği dışında gelişir, sıkıntıya, huzursuzluğa, kaygıya neden olur ve kişi tarafından mantık dışı olarak değerlendirilir.

Kompulsiyonlar, takıntılı düşüncelerin neden olduğu yoğun sıkıntıyı ve huzursuzluğu azaltmak ya da ortadan kaldırmak için gerçekleştirilen yineleyici davranışsal ve zihinsel eylemlerdir.

 

Bu şekilde gerçekleştirilen düşünce ve davranışların okb olarak tanılanması için günlük işlevleri etkileyecek ve kısıtlayacak kadar yoğun olması gerekmektedir.

OKB’nin belirtileri arasında; sürekli elleri yıkamak, kapı kilidini tekrar tekrar kontrol etmek, işleri belirli sayıda yapmak, rahatsız edici kelimelere veya düşüncelere takılı kalmak, belirli kelimeleri, cümleleri veya duaları tekrarlamak gibi birçok takıntılı düşünce ve davranış obsesif kompulsif bozukluk belirtilerindendir.

 

En sık görülen obsesyonlar ve kompulsiyonlar nelerdir?

 

Obsesyonlar ve kompulsiyonlar kişiden kişiye değişmekle birlikte, tüm dünyada en çok görülen şu şekilde:

Bulaşma obsesyonu ve temizlik kompulsiyonu

Kuşku obsesyonu ve kontrol kompulsiyonu

Cinsel içerikli obsesyonlar

Dini içerikli obsesyonlar

Simetri/düzen obsesyonları ve kompulsiyonları

Dokunma kompulsiyonları

Sayma kompulsiyonları

Biriktirme ve saklama kompulsiyonları

 

Okb tedavi edilebilinen bir hastalıktır. Obsesif kompulsif bozukluğun tedavisinde ilaç kullanımı ve bilişsel davranışçı psikoterapinin en etkili yöntemler olduğu kanıtlanmıştır. Hastaya kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma, kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle.  Yani obsesyonlarla karşı karşıya getirmek. Bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için ortaya çıkan tekrarlayıcı davranışları, yani kompulsiyonları engellenebilinir. Bilişsel süreçte ise tehdit, tehlikenin ne oranda gerçekçi olduğu. Hangi düşünce hataları sonucunda abartılı tehdit, tehlike algılarının ortaya çıkar. Bu düşünce hatalarının yerine daha gerçekçi ve işlevsel düşüncelere bırakmasını sağlamaktadır.

Kasım 27, 2023

DEPRESYON

Yaygın psikolojik hastalıkların başında gelen depresyon; bireylerin duygularını, düşüncelerini ve davranışlarını olumsuz etkileyen yaygın ve ciddi bir hastalık olarak tanımlanır. Bunun yanında depresyonun yaygın olduğu kadar tedavi edilebilirliği de oldukça yüksektir. Depresyon, üzüntü duyulan olaylara veya zevk alınan etkinliklere karşı hissiyatsız kalma durumu olarak da tanımlanır. Çeşitli duygusal ve fiziksel sorunlara yol açma olasılığı yüksektir, ayrıca bireylerin işte veya evde çalışma yeteneklerini azaltabilir.

 

Çeşitli belirtiler günün büyük bir kısmında görülür. Bu belirtiler süreç boyunca her gün tekrarlayabilir ve depresyon tanısının konulabilmesi için bu belirtilerin aralıksız olarak en az iki hafta devam etmesi gerekir.

Üzüntü, sebepsiz ağlama, umutsuzluk duyguları,

Değersizlik, suçluluk duygusu, geçmiş başarısızlıklarda kendini suçlama,

Düşünme, konsantre olma, karar verme ve bir şeyleri hatırlamada sorunlar,

En küçük konularda bile öfke patlamaları, sinirlilik hissi veya hayal kırıklığı,

Hobiler, spor veya cinsellik gibi normal aktivitelerin çoğuna veya tümüne karşı ilgi veya zevk kaybı,

İştahta azalma ve kilo kaybı ya da artan yeme isteği ve kontrolsüz kilo alımı,

Kaygı, ajitasyon veya huzursuzluk,

Sebebi belirsiz fiziksel problemler,

Sık veya tekrarlayan ölüm ve intihar düşünceleri veya intihar girişimleri,

Uykusuzluk veya çok fazla uyumak da dahil olmak üzere uyku bozuklukları,

Yorgunluk ve enerji eksikliği, en ufak işlerin bile çaba gerektirmesi.

 

Depresyon tedavisinde ilaçlar ve psikoterapi birlikte uygulanır ve tedavilerin başarılı olma ihtimali yüksektir. Özellikle bilişsel davranışçı terapi, depresyon tedavisi için oldukça etkili bir psikoterapi yöntemidir. Psikoterapist, depresyona sebep olan etkenleri inceler ve bu etkenlerin üzerinde durarak hastanın düşünce yapısını değiştirmeye ve daha pozitif düşünceler yerleştirmeye odaklanarak iyileşme sağmaya çalışır.

Depresyon tedavisinde; sağlıklı beslenme, uyku düzeni ve yaşam tarzı da oldukça önemlidir. Vücuttaki fiziksel aktiviteler düzenlenmeden depresyon rahatsızlığının tedavi edilebilmesi çok da mümkün değildir.

 

Depresyon Türleri Nelerdir?

Atipik depresyon: Bu depresyon türünde ruh hali genellikle olumlu yaşam olayları karşısında geçici düzelmeler gösterir. Bu duruma iştahta ve uykuda artış eşlik eder. Halsizlik bilhassa belirgindir.

Ajite depresyon: Kişinin ileri düzeyde huzursuz, aşırı hareketli ve kaygılı olduğu bu durumda hasta ile iletişim kurulması zor olur. Daha çok, ileri yaştaki kişilerde ortaya çıkar.

Melankolik depresyon: Ağır bir depresyon hali olup, kişinin keder hali olumlu olaylar karşısında değişmez. Uykusuzluk, iştahsızlık, kilo kaybı, hareket ve düşüncelerde yavaşlama söz konusudur.

Psikotik depresyon: Ağır depresyon durumlarında hasta işlevselliğini tamamen kaybetmiştir. Beslenme ve öz bakım ileri düzeyde bozulmuştur. Buna hezeyan (yanlış ve değiştirilemeyen inanış) ve halüsinasyonların (algı bozukluğu) eşlik ettiği durum psikotik depresyon adını alır. Kişi, örneğin önemli ve çaresi olmayan bir hastalığı olduğuna, iflas ettiğine, çok önemli bir suç işlediğine inanmaktadır.

Doğum sonrası depresyon: Lohusalık döneminde sıklıkla tetikleyici psişik bir neden olmaksızın başlayan ciddi bir depresyon türüdür. Kişi yaşadığı çaresizlik duygusu nedeni ile bebeğin bakımını üstlenemediği gibi, daha ağır türünde hem kendisine hem de bebeğine zarar verir.

Mevsimsel depresyon: Genellikle gençlerde görülen bir durum olup, tekrarlayan depresyon dönemleri genellikle hep aynı mevsimde özellikle de kış aylarında ortaya çıkar.

 

Caner TANRIVERDİ

Ekim 31, 2023

Psikolojik şiddete maruz kalıyor olabilir misiniz?

Genellikle güvenilen kişi tarafından ortaya konulan ve sonucunda doğrudan görülen
fiziksel bir yaraya sebep olmaması nedeniyle fark edilmesi oldukça güç olan şiddet türü
psikolojik (duygusal) şiddettir.
Duygusal şiddete maruz kalan bir bireyin şiddete maruz kaldığı bireyle iletişiminde
yoğunlukla suçluluk, aşağılanma, değersizlik, yetersizlik duygularını hissettiği ve
kendine olan güvenini zamanla kaybettiği yorumu yapılabilir.
Psikolojik (duygusal) şiddete maruz kalma sürecinde kişinin yaşamına dair karar alma,
uygulama ve sürdürme yetisi zayıflar.

Psikolojik şiddete maruz kaldığınızı nasıl anlayabilirsiniz?

İletişimde olduğunuz kişi (partner, ebeveyn, arkadaş…);
• sizi sürekli kontrol etmeye çalışıyor ve size sürekli çocukmuşsunuz gibi
davranıyorsa,
• davranışlarınız nedeniyle size aşağılanmış hissettiriyorsa,
• herhangi bir davranışından rahatsız olduğunuzu dile getirdiğinizde sizi “aşırı
hassas” olmakla suçluyorsa,
• herhangi bir şey yapmak ya da bir yere gitmek için ondan izin almanız gerektiğini
ifade ediyorsa,
• sizin sınırlarınızı ihlal ediyorsa,
• isteklerinizi görmezden geliyorsa,
• empati ve şefkatten uzaksa,
• yanlışlarınız ve başarısızlıklarınızı ön plana çıkarıyorsa,
• kendi yaşamındaki sorunların sorumluluğunu size yüklüyorsa,
• topluluk içerisinde utanmanıza neden olacak sözler sarf ediyor ve eylemlerde
bulunuyorsa
psikolojik (duygusal) şiddete maruz kalıyor olabilirsiniz.
Psikolojik şiddet nelere mal olabilir?
Psikolojik şiddetin sonucu olarak bireyin yaşam kalitesi düşer. İş ve özel yaşamında
kendini verimsiz hissederek kendinde açık arar hale gelir. Yaşamdan aldığı doyum
azalmakla birlikte, sosyal hayatının yok denecek kadar zayıfladığı yorumu yapılabilir.

Psikolojik şiddetin sonuçlarına baktığımızda aşağıda görüldüğü şekilde kategorileştirip örneklendirebiliriz:

• Fiziksel: Sindirim bozuklukları, kas ağrısı, uyku bozuklukları, baş ağrısı…
• Psikolojik: Düşük benlik saygısı, stres, kaygı bozuklukları…
• Sosyal: Sosyal çevreden izolasyon/ yalnızlaşma, akademik performansın
düşmesi…
• Davranışsal: Sigara/ Alkol/ Madde kullanımı, iştah artması/ azalması, öz
bakımın zayıflaması…
“Psikolojik şiddete maruz bırakan kişiden uzaklaşmakta zorluk
çekiyorum!”
Özellikle uzun süredir psikolojik şiddete maruz kalan birey kendisinde bir şeylerin
yanlış olduğu düşüncesiyle psikolojik şiddeti fark etmeden yaşamının normal bir parçası
haline getirmiştir.
Psikolojik şiddete maruz bıraktığını karşıdaki kişiye iletmek hiçbir fayda etmemekle
kalmayıp bireye daha da çaresiz hissettirecektir. Bu açıdan bireyin kendi benliğini
tekrardan koruma altına almak, sınırlarını çizmek ve oluşturduğu yeni sınırları korumak
adına bir uzmandan destek almasısüreci sağlıklı yönetmesi açısından yardımcı olacaktır.

Psk. Dan. Gözdenur Tetik

Ekim 31, 2023

ÇOCUKLARA SAVAŞI ANLATMALI MIYIZ?

Maalesef ki şahit olduğumuz savaş haberleri giderek artıyor. Savaş ciddi yıkıcı sonuçlarının uzun yıllar boyunca gözlemlendiği bir kitlesel travmadır aslında. Dünyada herhangi bir ülkede gerçekleşen savaş öncelikle o ülkeyi de içeren bir alandan başlayıp komşulara yayılarak ve hiçbir coğrafi bağlantısı olmayan ülkeleri de kapsayan genişlikte olumsuz etkilere neden olur. Ayrıca savaş ve savaş görüntülerine maruz kalmak en tipik Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) etkenidir. Psikolojik açıdan savaştan büyük-küçük herkes olumsuz yönde etkilenirken; çocuklar hem büyüme/gelişme çağında oldukları, hem de sürekli ilgi ihtiyacı ve kendilerini savunamayacak yaşta oldukları için yetişkinlere göre daha fazla ve farklı şekilde zarar görürler. Ayrıca anne babasının sürekli endişelendiğini gören çocuklarda aynı kaygıyı yaşarlar.

 

Savaş bizden uzakta olsa bile çocuklar bu olan bitenin farkındalar ve bize hissettirmeseler de korkuyor olabilirler. Bu nedenle çocuklar için bilinmezlik ve cevapsız bırakılan sorular çok ürkütücüdür. Onlarla savaş hakkında konuşmak gerekiyor. Çünkü çocukluk döneminde en çok ihtiyaç duyulan şey, duygularını bir yetişkine rahatça ifade etmek ve birinin onlarla ilgileneceğini bilmektir. Konuyu onların farkındalığından uzak tutarak korumak, ebeveynlere kendilerini daha iyi hissettirse de gerçekleri çocuklardan gizlemek doğru değildir. Çünkü siz gizleseniz bile çocukların haberleri sizden almamaları, başka yerden bilgi almadıkları anlamına gelmiyor. Ayrıca sosyal medya ya da televizyonlar aracılığıyla savaş görüntülerine maruz kalmak çocuklarda ciddi kaygılara neden olurken, kendisi ve ailesi içinde korku geliştirebilirler.  Çocuk eğer savaş görüntülerine çok sık maruz kalmışsa ve kaygı geliştirmeye başlamışsa sözleriyle, davranışlarıyla bunu ortaya koyar. Uyku ve yeme düzeninde bozulmalar yaşanabilir. Yalnız kalmaktan korkma, ölümle ilgili sorular, sevdiklerini kaybetme korkusu, odaklanma sorunları ile bu konuda sıkıntı yaşadığına dair bize ipuçları verecektir.

 

Peki ne yapılmalıdır?

 

Bu süreçle ilgili çocuklarla konuşurken kullanılan dil çok önemli. Savaş hakkında yapılacak konuşmanın basit ve anlaşılır olması gerekir. Anne-babanın çok fazla bilgi veya çok fazla ayrıntı vermekten kaçınması, bunun yerine çocuğun düşüncelerine veya duygularına odaklanması gerekir. Çocuğunuza nasıl hissettiğini, ne duyduğunu ve ne düşündüğünü sorun. Açıklamalarını dikkatle dinleyin. Çocuğunuzu endişeleri hakkında konuşmaya davet etmek iyi bir fikirdir. Gelişim seviyelerine bağlı olarak, kendi duygularınızı paylaşabilirsiniz. ‘Bir anne olarak bazen bende  korkabilirim’ gibi cümlelerle bu duygularının doğal olduğunu ve endişeli olsak bile iyi olduğunuzu modelleyebilirsiniz. Bazen ifade edemediği duygularla ilgili resim veya oyun oynamak gibi bilinçaltını ortaya çıkaran sanatsal yollarda deneyebilirsiniz. Çocuklarınızla yapacağınız konuşmalar yaşlarına uygun bir dille olmalı, savaşı normalleştirmekten kaçınırken, onlara güvende olduklarını hatırlatmayı unutmayın.  Ancak çocuğunuz savaş konusu olduğunda bununla ilgili soruları yoksa veya ilgilenmiyorlarsa yoksa bu da bir sorun değil.

 

 

 

PSİKOLOG HAZAL SANSÜR

 

Eylül 15, 2023

Nomofobi olduğumuzu nasıl anlarız? 

Merhabalar!

Bu ay, teknoloji çağının hastalığı olan ‘Nomofobi’ üzerine konuşacağız. Nomofobi, cep telefonu yoluyla iletişimden kopmaktan aşırı korkmaktır. Teknolojinin gelişmesiyle beraber cep telefonları hayatımızın vazgeçilmezi haline geldi. Öyle ki telefonunu kaybetme düşüncesi birçok kişi için oldukça korkutucudur. Cep telefonu kullanımı ile birlikte beyin de dopamin salınımı artar ve dopamin salınımı artması ile birlikte kişiler, telefona karşı bağımlılık geliştirebilirler. Nomofobi olan kişiler telefonları ile sürekli iletişim ağlarının engellenmesi üzerine korku, kaygı ve düşünceleri olduğundan dolayı günlük yaşantılarına odaklanmakta zorlanırlar. Dolayısıyla bu kişilerin akademik ve iş yaşantında birçok başarısızlıklar gözlemleyebiliriz. Telefonla iletişim için fazla zaman harcamak, telefonun şarjının bitmesinden endişelenmek ve bitmemesi için önlemler almak, cihaz kullanımının yasak olduğu ya da şebeke sorunu yaşanılan ortamlardan kaçınma, telefonla birlikte uyumak ve sürekli telefon ekranını açık tutmak nomofobinin belirtilerindendir. Günde ortalama 2617 kez telefonlarımıza bakıyoruz ve maalesef bu sayı, telefon bağımlısı olanlarda ise çok daha yüksek. Yapılan araştırmalar, telefon kullanıcılarının yaklaşık %53’ü ‘telefonunu kaybetme, kapsama alanı dışında kalma’ gibi durumlarda huzursuz olmaya eğilimli oldukları görülmüştür.

Peki ya siz, nomofobik olabilir misiniz?

Şimdi aşağıdaki soruları dikkatlice okuyun. Her soruya 1’den (kesinlikle katılmıyorum) 7’ye kadar (kesinlikle katılıyorum) rakamlarla cevap verin. Toplam puanınız sizin nomofobi tipinizi göstermektedir.

 

-Sosyal medyayı güncel olarak kontrol etmezsem, rahatsız olurum. (  )

-Telefonumdan herhangi bir bilgiye ulaşamazsam rahatsız hissederim. (  )

-Haberlere telefonumdan ulaşamamak beni rahatsız eder. (  )

-Telefonumun özelliklerini istediğim zaman kullanamamak beni rahatsız eder. (  )

-Telefonum çekmediğinde sürekli olarak sinyal olup olmadığını kontrol ederim. (  )

-Telefonumun şarjının bitmesinden korkarım. (  )

-Paketim bittiğinde veya kotayı aştığımda paniğe kapılırım. (  )

-Telefonumu kullanamadığım yerdeler de mahsur kalmaktan korkarım. (  )

-Telefonuma bir süre bakamadıysam, bakmak için güçlü istek hissederim. (  )

 

Eğer telefonum ile beraber değilsem;

 

-Ailemle veya arkadaşlarımla iletişim halinde olamadığım için endişelenirim. (  )

-Ailemle veya arkadaşlarım bana ulaşamayacakları için endişelenirim. (  )

-Ailemle veya arkadaşlarımla hemen iletişim kuramayacağım için kaygı duyarım. (  )

-Birinin bana ulaşmaya çalışıp çalışmadığını bilemediğim için gerilirim. (  )

-Ailemle veya arkadaşlarımla olan bağlantım kesileceği için kendimi huzursuz hissederim. (  )

-Çevrimiçi kimliğimden kopacağım için gergin olurum. (  )

-Sosyal medyada güncel kalamadığım için rahatsızlık duyarım. (  )

-Telefonum her an elimin altında olmazsa canım sıkılır. (  )

-Gelen aramaları ve mesajları alamayacağım için kendimi huzursuz hissederim. (  )

-Elektronik postaları kontrol edemediğim için kendimi huzursuz hissederim. (  )

-Telefonum yanımda olmadığında ne yapacağımı bilmemek bana garip gelir. (  )

 

Şimdi puanlarınızı toplayın!

 

20 puan: Nomofobik değilsin.

21-60 Puan: Hafif nomofobiksin. Telefonundan uzak kalmak seni çok fazla tedirgin etmiyor.

61-100 Puan: Orta düzeyde nomofobiksin. Telefonunu sürekli kontrol ediyorsun. Telefonundan ayrılırsan tedirgin oluyorsun. Telefonla arana biraz mesafe koy!

101-120 Puan: Şiddetli nomofobiksin. Sürekli telefonunu kontrol ediyorsun. Bu davranışa dönüşmüş durumda. Sabah ilk aktiviten telefonuna bakmak oluyor. Uzman yardımı alman gerekiyor.

 

 

Peki ne yapılabilir?

Öncelikle kişinin bunu bir sorun olarak kabul etmesi ve bu durumla ilgili bir farkındalık geliştirmesi gerekir. Telefonlar önemlidir ama asla gerçek ilişkilerin yerini tutmaz. Kişinin hayatındaki hangi boşluğu kapatmak için telefon kullandığını ve ona bağımlı olduğunu anlaması, o konuda hayatını değiştirip dönüştürmesi ya da yenilemesi için bir fırsat olabilir. Ancak kişilerin yaşamlarının işlevselliği bozulduğunda destek almaları gerekir. Kişiler kendisini hazır hissettiklerinde psikoterapi sürecine başlamalılardır. Genellikle Bilişsel-Davranışcı Terapi yöntemi uygulanır. Terapinin amacı kişilerin telefonda kurdukları iletişimlerinin kesilmelerine yönelik korkularını ve kaygılarını oluşturan düşüncelerini değiştirilmesidir. Telefonların zararlı kullanımı ve internette aktif olamama durumuna duyulan endişe en çok 15-24 yaş aralığında görülmektedir. Bu nedenle, ailelerinde dikkat etmesi gerekir.

 

‘Teknoloji detoksu’ yapın!

Nomofobiden kurtulmak için uygulanabilecek basit yöntemlerde vardır. Telefonu evde bırakmak, bir süre kullanmamak günün ilk saatlerinde zor gelebilir. Ancak bunun bir konfor olduğunu da fark ederseniz. Ara sıra ‘teknoloji detoksu’ yapmak iyi bir çözüm olabilir. Böylece insanların duygularını anlayabilir ya da ne hissettiğinizi fark edebilirsiniz. Gökyüzünün nasıl oluğunu gözlemleyin. Bu basit yöntemlerle, bir çiçeğin ya da çimenin rengini fark edersiniz. Teknoloji size değil, siz ona hükmedin ve hiç olmazsa ara sıra hayatınızdan teknolojiyi çıkarın.

 

Psikolog Hazal Sansür

İn yazılım web site tasarımı seo paketleri
Karşıyaka Psikolog manisa psikolog Salihli Psikolog Bodrum Wolf Yetkili Servisi